İstanbul Zeytin Festivalinde ”Küresel İklim Değişikliği ve Zeytin Yetiştiriciliği” hakkında bir panel düzenledik
Yerel Lezzetlere Ulusal Ölçek
3-6 Mart 2022 tarihleri arasında İstanbul Yenikapı Fuar Alanı’nda düzenlenen, İstanbul Peynir Fuarı ve Zeytin Festivali yerel lezzetleri ulusal bir arenada birleştirildi ve görkemli buluşma ev sahipliği yaptı.
Zeytinyağı Akademisi olarak da bizler ”Küresel İklim Değişikliği ve Zeytin Yetiştiriciliği” hakkında bir panel düzenledik.
Zeytinyağı Akademisi Bilim Kurulu Başkanı Sayın Prof. Dr. Rafet ASLANTAŞ’a teşekkür ederiz.
KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ve GIDA KAYNAKLARIMIZ
Prof. Dr. Rafet ASLANTAŞ
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü-ESKİŞEHİR
İnsanlığın temel ekolojik sorunlarına son yıllarda bir yenisi daha eklenmiştir. Bunun adı “Küresel İklim Değişikliği”dir. Dünyanın, var olduğu dönem içerisinde birkaç defa iklim değişikliği yaşadığı ifade edilmektedir. Ancak hali hazırda yaşanılan sürecinin öncekilerden farkı, insan sayısı ve onun tabiata etkilerinin diğerlerinden fazla olmasıdır.
Fosil yakıtların kullanımı, ormanların azalması, ulaşım araçlarındaki artış, sanayileşme ve tarımsal faaliyetlerdeki artış gibi bazı aktiviteler sonucunda atmosfere salınan sera gazları atmosferin doğal sera etkisini kuvvetlendirmektedir.
Dinamik bir sisteme sahip olan iklim sisteminin, sanayi devriminden sonra daha dinamik yapı kazanmış olmasının sebebi insanoğlunun doğal kaynakları sınırsızca kullanma, doğaya hükmetme dürtüsü ve konforunu artırma arzusuna bağlıdır.
Günümüzde çevresel -mahşerin dört atlısı olarak- küresel iklim değişimi, kuraklaşma, erozyon ve çölleşme gerçeği ile yüz yüze gelinmiştir. Tarih boyunca bu konuda değişik çevrelerden farklı söylemlerle konunun önemi vurgulanmıştır. Bunlar içerisinde en çarpıcı olanlardan birisi ise BM eski genel sekreteri Boutros Gali’nin 1990’lı yıllarda “Geleceğin savaşları politik nedenlerden değil, su için çıkacaktır.” öngörüsüdür.
Küresel iklim değişikliği yüzünden, gezegenimizde biyo-çeşitlilik adına doğal denge içerisinde besin zincirinin kırılması çok ciddi sonuçlar doğuracaktır. Bazı canlı tür popülâsyonunun değişmesi veya ortadan kalkması, diğer canlı türlerini de şüphesiz doğrudan etkileyecektir.
Genel anlamda insan aktivitesine bağlı olarak yaşadığımız bu sürecin ekolojik, ekonomik, sağlık, sosyal, politik ve kültürel vb. alanlarda sonuçlarının olacağı kaçınılmazdır.

Küresel İklim Değişikliğine Sebep Olan Etkenler
İnsanoğlu tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya yüzeyinde sıcaklığın artmasına küresel ısınma denilmektedir. Küresel ısınmanın doğal sonucu olarak iklim değişiklikleri meydana gelmektedir. Sera gazlarının bulunmaması durumunda yeryüzünün sıcaklığının bugüne göre 30 oC daha soğuk olacağı belirtilmektedir. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Panellerinin değerlendirme raporunda, küresel iklim değişikliği sorumlusunun %90 oranında insan olduğu vurgusu yapılmaktadır. Sanayi devriminden sonra, artan enerji ihtiyacını karşılamak için kullanılan fosil yakıtların kullanımı sonucu oluşan karbondioksit (CO2), küresel ısınma ve iklim değişikliğinde birinci derecede rol alan sera gazıdır. Diğerleri ise aerosol konsantrasyonunun artışı ve ormanların tahrip edilmesidir.
Sera Gazları: Küresel ölçekte iklim değişikliğine sebep olan sera gazları karbondioksit (CO2), metan (CH4), Diazotmonoksit (N2O), Kloroflorokarbon-11 (CFC-11), Hidroflorokarbon-23 (HFC-23), Perflorometan (CF4), Ozon (O3) ve su buharı’dır. Sanayi devriminden önce atmosferdeki sera gazlarının konsantrasyonları nispeten sabit iken, bu dönemden günümüze kadar sürekli bir artış olmuştur. Yirminci yüzyılın son çeyreğindeki artış ise tehlikeli boyutlara ulaşmıştır.
Aerosollar: Atmosferde bulunan çok küçük partiküller ve damlacıklar aerosol olarak adlandırılmakta ve atmosferdeki radyasyona önemli derecede etki etmektedir. Aerosollar solar ve infrared radyasyonu absorblamaları ile bulutların mikro fiziksel özelliklerini etkileyerek radyasyonla etkileşimini değiştirirler. Aerosollar arasında sera etkisi en önemli olanlar sülfür aerosollarıdır.
Ormanların yok edilmesi: Atmosferdeki sera gazlarının yaklaşık olarak %25-30’u orman alanlarındaki daralmadan kaynaklanmaktadır. Canlılardaki karbonun temel kaynağı olan CO2 bitkiler tarafından alınıp karbona dönüştürülmektedir. Karasal ekosistemde vejetasyonlar, atmosferdeki CO2’i fotosentezde kullanarak özümsemekte ve bitkilerin bileşiminin %50’si karbondan oluşmaktadır. Karbon özümseme kapasitelerinden dolayı ormanlar küresel ısınmayı ve iklim değişimini azaltmada önemli bir rol oynaması gerekirken, yakıldıkları veya kesildikleri zaman karbon kaynağı da olmaktadır. Küresel iklim değişikliği ile artan hava sıcaklığı, değişen yağış düzeni ve sıklaşan olumsuz hava olayları ile ormanlar üzerinde ciddi baskılar oluşturmaktadır.

Küresel İklim Değişikliğinin Yol Açtığı Sonuçlar ve Geleceğe Dair Senaryolar
Sera gazlarının etkisine bağlı olarak küresel ölçekte iklim değişikliği yaşanmaktadır. Nitekim, geçen yüzyıl içerisinde Dünya’nın yüzey sıcaklığı ORTALAMA 1,1 oC artmış, yine son yüzyılın en sıcak 10 yılı son 15 yıl içerisinde gerçekleşmiştir. Dünya yüzey sıcaklığının 2100 yılına kadar 1,4 ile 5,8 oC artacağı tahmin edilmektedir. Kar kalınlığı ve kuzey kutbundaki buz kütlelerinin büyüklüğündeki azalma yeryüzündeki sıcaklık artışına bağlanmaktadır. Dünyanın iklim dengesinde önemli bir yeri olan Antarktika, dünya iklim sisteminin soğutucu birimidir. Kar kalınlığının azalması ve buzullardaki erimeyle birlikte son bir asırda deniz seviyesinde ortalama 15 cm bir yükselme gerçekleşmiştir. Bu durumun devamında sahil bölgelerinde ve ada ülkelerinde önemli toprak kayıpları kaçınılmaz olacaktır. Dünyada nüfusu en kalabalık 10 yerleşim biriminin 8 tanesinin deniz/okyanus kıyısında bulunması, bu durumun önemini vurgulamak için yeterlidir. Bu problemin aşılmasında ise bilim insanları, yüzen şehirlerin inşa edilebilirliği üzerinde çalışmaktadırlar.
Küresel ısınma ve iklim değişikliği hidrolojik sistemi ve akarsu topografyasını çeşitli şekillerde etkilemektedir ve şüphesiz etkilemeye de devam edecektir. Atmosferdeki suyun döngüsü 9-10 günde gerçekleşmektedir. Buharlaşma her yerden olurken, yağışlar her yere eşit oranda düşmemektedir. Çünkü yere, yöreye, mevsime ve iklim şartlarına göre değişmekle beraber, su buharı buharlaştığı yerden 1 günde ortalama 100 km uzaklaşabilmektedir. Böylece akarsu ve yeraltı su akımını etkileyen yağışların miktarı, şiddeti, süresi ve zamanı da etkilenmektedir. Bu sürece bağlı olarak bazı yerlerde ekstrem yağışlar ve sel felaketleri yaşanırken, bazı yerlerde ise kuraklık felaketi hüküm sürmektedir. Son yıllarda akarsularımızın debisinin sürekli olarak düştüğü, etraflarında sazlık ve çalılıkların meydana geldiği görülmektedir. Aynı şekilde barajlarımızın doluluk oranının yıl boyu hep düşük kalması ile baraj göllerinin yataklarındaki alüviyal alanlarda tarla ve bahçe ziraatının yapıldığı da bir gerçektir.
Karasal iklimin hakim olduğu yerlerde iklim verileri açısından kar örtüsü ve karla kaplı gün sayısı son derece önemlidir. İklimdeki bu değişim, kar kalınlığı ve karla kaplı gün sayısında da değişime neden olacaktır. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü ve İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen çalışmada “Türkiye İçin İklim Değişikliği Senaryoları” kapsamında yayınlanan rapora göre 2070 yılında Türkiye genelinde sıcaklıklar 6 derece kadar artacak, kış mevsiminde doğuda, yaz mevsiminde ise batıda sıcaklık değerlerinin artacağı belirtilmiştir. Oluşacak bu yeni durumun yörelerin su kaynaklarına ve tarımına etkisi üzerinde çalışmalar planlanmak kaçınılmazdır.
Uzun yıllar içerisinde, belirli bir alandaki canlıların varlığı ve oluşturdukları sisteme ekosistem denilmektedir. İklim değişimleri ekosistemleri de çeşitli seviyelerde etkileyecektir. Dünyanın yaradılışından beri, canlılar ile yaşadıkları fiziksel mekân arasında çok yönlü ilişkiler ve etkileşimler söz konusu olmuştur. İklim; organizmaların fiziksel özellikleri, ömrü, popülasyonları, büyüme oranları; bitki türlerinin nispi mekân mücadelesini, rekabetini, toplum yapısını, üretkenliğini ve besin maddelerinin dolaşımını etkilemektedir. Ekosistemler içerisinde oldukça hassas dengeler söz konusudur. Zira bir ekosistem içerisinde bulunan pirenin ve filin etkisi eşit öneme sahiptir. İklim değişikliği neticesinde, ekosistem içerisinde yer alan flora ve faunanın hassasiyet derecesi veya adaptasyon kabiliyetleri, söz konusu türün yok olmasına veya çoğalmasına bazen de yer değiştirmesine sebep olabilecektir.
İklim değişikliği yerküredeki biyo-çeşitlilik üzerine olumsuz etkilerini göstermeye başlamıştır. Deniz suyundaki sıcaklık artışı mercanların toplu ölümlerine sebep olmaktadır. Mercanların ortadan kalkması sadece denizlerdeki biyo-çeşitliliğin bozulmasına yol açmaz, aynı zamanda küresel ısınmadan birinci derecede sorumlu olan CO2’nin, denizler tarafından emiliminin azalmasına neden olur.
Uluslararası İklim Değişikliği Panellerinde, biyolojik çeşitlilik zenginliği nedeniyle Türkiye’ye özel önem verilmesini ve iklim değişikliğinin Türkiye’deki etkilerinin özenle araştırılması gerektiği vurgulanmaktadır. Türkiye’nin coğrafik konumu nedeni ile ciddi susuzluk, kuraklık ve toprak erozyonu sorunları ile karşı karşıya kalması, küresel iklim değişikliğinden öncelikli etkilenecek ülkeler arasında değerlendirilmesine sebep olmaktadır.
Küresel ısınmayla beraber sulak alanlarda yaşayan bitki ve hayvan türleri tehdit altındadır. Yağış, sıcaklık, buharlaşma değişimleri ve artan orman yangınları, orman vejetasyonunu etkilemekte ve bazı türleri tehdit etmektedir. Canlılar için ekvatordan kutuplara doğru göçün kaçınılmaz olduğu dikkate alındığında, kutuplarda yaşayan canlılar için daha soğuk alanların mevcut olmadığı da bir gerçektir.
Küresel iklim değişikliğinin, bu şekilde devam etmesi durumunda iklim bölgelerinin değişeceği, hayvan ve bitkilerin doğal yaşam alanlarında bir değişikliğin ve göçlerin olacağı kaçınılmazdır. Yeni koşullara uyum sağlayamayan çok sayıda türün ortadan kaybolabileceği, tarımsal açıdan bitki yetiştirme takviminde değişiklik olacağı, su durumu ve sıcaklık değişimi ile ürün kalitesinin olumsuz etkileneceği beklenmektedir. Sıcaklık ve yağış rejimindeki değişimler bitki örtüsü üzerinde çok önemli farklılaşmaya neden olacağı gibi, CO2 seviyesinin yükselmesi bitki büyümesinde ve fizyolojisinde de değişimlere yol açacaktır. Kuraklığın artması neticesindeki çayır-mera vejetasyonunda azalma, çalı vejetasyonunun artmasına ya da bu alanların erozyona daha açık hale gelmesine sebep olacaktır. Yine kuraklığa bağlı olarak hava neminin düşmesi ile mantarî hastalıklar azalırken, böceklerin zararında artış kaçınılmaz olacaktır. İklime bağlı olarak yabancı ot çeşitlerinde değişiklik beklenirken bunlara karşı kullanılacak kimyasallarda farklı uygulamalar gerekebilecektir. İlave olarak toprak işleme sistemlerinde de değişiklik olacak ve minimum toprak işleme yöntemleri önem kazanacaktır. Tarımsal uygulamalardan sürüm derinliği, sürüm zamanı ve nadas uygulamalarında değişiklikler gerekecektir. Sulanan alanlarda damla ve yağmurlama sulama gibi basınçlı sulama sistemlerine daha çok ağırlık verilecektir.
Verimli yüzey topraklarının aşınması/taşınması ve verimsizleşmesine bağlı olarak bitkisel üretimde özellikle Bahçe Bitkileri yetiştiriciliğinde topraksız tarım tekniklerinin uygulanması kaçınılmaz olacaktır. Sulama suyu yetersiz olan yerlerde meyveli ve meyvesiz ağaçların yetiştiriciliğinde ise kuvvetli kazık kök sistemini teşvik etmek için yerinde tohumdan yetiştiriciliğin önemi artacak, şu an için çok pratik olarak görülmese de yerinde yetiştirilen çöğür/yozların aşılaması arazide yapılacaktır. Ayrıca, sürdürülebilir üretim için su tüketimi az olan türler daha fazla tercih edilecek, yeni çeşitlerin geliştirilmesine ihtiyaç olacak ve bitki fizyolojisini olumsuz etkilemeyecek düzeyde anti-transparant maddelerin kullanımının önemi artacaktır.
Bitkilerin yeryüzündeki dağılımını ve yayılma alanını belirleyen en önemli faktör ekolojik faktörlerdir. Ekolojik faktörlerdeki çeşitlilik enlem derecesi, topoğrafya, rakım ve su kitlesine yakınlıktan kaynaklanmaktadır. İnsanoğlu üzerinde yaşadığı gezegeni kontrol altına alma ve ona egemen olma hırsı ve gururu içinde, yaşadığı çevreyi kendi istek ve yararları doğrultusunda değiştirmiş ve değiştirmeye de devam etmektedir.
Bitkisel üretimde ilk sulama Mezopotamya’da yapılmış ve dünya tarihinde tarım alanları içerisindeki sulanan alanın oranı en yüksek 1978 yılında gerçekleşmiştir. Dünyada sulu tarım yapılan alanlarda daralmalar söz konusu olmaktadır. Dünyadaki toplam sulu tarım alanının yarıdan fazlası Hindistan, Çin, ABD ve Pakistan’a aittir. Günümüzde ise azalmalar kaygı verici boyutta devam etmektedir. Sulu tarım alanındaki azalmanın aynı hızda devam etmesi durumunda ise 2025 yılında %18-20 oranında azalma yaşanacağı tahmin edilmektedir Artan nüfusun gıda ihtiyacını karşılama noktasında bu azalmanın ne tür dramatik sonuçlar doğuracağını tahmin etmek zor değildir.
“Ademoğlunun ilk imtihanı, yeme konusunda ve meyve ile olmuştur”. Günümüzde de varlık X yokluk veya obezite X açlık konuları üzerinden imtihan devam etmektedir.
İnsanoğlunun temel fizyolojik ihtiyacı, içgüdülerinden birisi ve belki de en önemlisi beslenmedir. Beslenmeden sonra ise barınma ve güvenlik, daha sona ise konfora yönelik sosyal ihtiyaçlar sıralanabilir.
İnsanlık tarihi boyunca tarımsal ürünlerden istifade eden atalarımızın yerleşik hayata geçmelerinde, medeniyetler kurmalarında ve kültürlerin meydana gelişinde tarımsal faaliyetler önemli olmuştur. Bu yüzdendir ki, bazı bilim dallarında; TARIM’ın KÜLTÜR’ün ta kendisi olduğu vurgusu yapılmaktadır.
Genel anlamda tarımsal ürünler bitkisel ve hayvansal olarak iki grupta değerlendirilir. Bu gıda kaynakları ve mamul ürünleri çoğu zaman da mühendislik marifeti ile taklit edilir. Gıda katkı maddelerinden tatlandırıcı, renklendirici, stabilizatör ve aroma maddeleri sayesinde doğal ürünler yerine sentetik olanlar ticarete konu edilmektedir.
Açlık; dünya tarihinde yeni kavram değildir. İnsanlık tarihi boyunca var olan bu gerçek, belki de en dramatik sürecini günümüzde yaşamaktadır. Çünkü dünya nimetlerini paylaşan gelişmiş ülkeler insanlık adına gerekli hassasiyeti göstermemektedirler. Dünyanın belirli ülkelerinde/bölgelerinde açlık sorunu can alırken, bazı ülkelerde obezite en önemli sağlık sorunu olarak gündemdeki yerini muhafaza etmektedir. Bu durum adaletsiz paylaşım olarak özetlenebilir.
Geçmişte bazı tarımsal girdiler tüm dünyada üreticilere “Dünyadaki açlığa çare olmak adına” kabullendirilmiştir. Sanayi devriminin ürünü olan kimyasal gübreler ve ilaçların tarımsal üretimde verim artışı için kullanımı gelişmiş ülkeler tarafından özendirilmiştir. Bugüne kadarki üretim/verim artışı açlığa çare olamamıştır. Aksine, petrol ve enerji ürünlerine bağımlılık artmıştır.
Günümüzde ise biyo-teknolojik yöntemlerle elde edilen Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) tüketimi gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde özendirilmektedir. Dünyayı idare etmek isteyen çok uluslu şirketler, genetik bilimini gıda silahı olarak kullanmakta ve gıda tekelleri oluşturmaktadırlar.
“Petrolü kontrol edersen ulusları, gıdayı kontrol edersen insanları kontrol edersin.” ilkesinden hareketle küresel yiyeceği kontrol etme planı 1930’ların başlarında başlamıştır.
Günümüzde genetik biliminin arkasındaki karanlık oyunların bilim laboratuvarlarından büyük şirketlerin yönetim kuruluna, hükümetteki kilit mevkilerden devlet başkanlarına dek uzandığı “ÖLÜM TOHUMLARI” isimli kitapta detaylı olarak ifade edilmektedir.
Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen “Dünya Gıda Gününde (16 Ekim)” Dünya nüfusunun yaklaşık %8’inin (yaklaşık 930 Milyon kişi) açlık sınırının altında olduğu vurgusu yapılmaktadır. Son yıllarda açlığı ve yetersiz beslenmeyi, gıda fiyatlarındaki artışın tetiklediği belirtilmektedir. Bu trendin devam etmesi durumunda önümüzdeki 10 yıl içerisinde tahıl fiyatlarının %20, et fiyatlarının ise %30 daha artacağı belirtilmektedir. Toplum mühendisleri bu öngörülerle insanları GDO’lara ve SUNİ ET’e hazırlamaktadırlar. Herkes kendini aşağıda belirtilen sorularla kontrol edebilir:
*Meyve suyu susuzluğu gideriyor mu?
**Kek ve benzeri ambalajlı unlu mamuller karnımızı doyuruyor mu?
***Sanayilik tatlılar iştahımızı kesiyor mu?
Cevabımız hayır ise sebepleri üzerinde durmak gerekir. Nişasta bazlı şekerlerin kullanımını doğru analiz etmek gerekiyor.
****Albenisi ve kokusu beğenilmeyen, fakat yenildiğinde beğeni hormonu salgılatan Mono Sodyom Glutomat’ın gıda içeriklerindeki varlığına dikkat etmek gerekir.
Milli kültürümüzün ürünlerinden pestik, köme, pekmez vb. lerinin tadı, genetiği değiştirilmiş mısırdan elde edilen nişasta bazlı şekerlerle kaçıyor. Bal; kimyasal renklendirici, tatlandırıcı, aroma maddeleri ve stabilizatörler sayesinde fabrikada üretiliyor. Yoğurdun standardı ve mayası değişti, artık sanayilik yoğurt, sütü mayalamaz oldu.
Etin adresi meralardan, mahkum alanlara (besi çiftliklerine) taşındı. Yağı alınmış soyanın küspesi özel işlemden geçirilerek kıyma olarak tüketilmekte. Biyo-teknolojik nimetlerle oluşturulan üretim protokolleri ile artık etin adresi laboratuvarlara taşınıyor. Bu konular yakın gelecekte gündemimizi meşgul edecektir.
Sonuç olarak; küresel iklim değişikliği doğal gıda kaynaklarının niteliğini değiştirmekte, sentetik gıdaların tüketimine sebep olmakta. Açlığa çare olarak sunulan reçetelerin günümüze kadar çare olamadığı aşikardır. Teknolojinin ürünü olan endüstriyel gıdalar, çeşitliliği artırmanın ötesinde; tekelleşmeye hizmet etmektedir. Günümüz şartlarında hepimizin şüphesiz farklı damak zevkleri vardır. Gelecekte bu zevklerin nasıl değişeceğini kestirmek şimdiden mümkün değildir.






Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!